|
KİTABIN ADI: |
Ivan Denisoviç’in Bir Günü |
|
KİTABIN YAZARI: |
Aleksandr SOLJENİTSİN |
|
YAYINEVİ VE ADRESİ: |
As Basımevi |
|
BASIM TARİHİ: |
1970 |
|
KİTABIN YAYIM MAKSADI: |
Edebi, İnceleme |
KİTABIN
ÖZETİ:
Yazar, kahramanının
başından geçen uzun bir günün öyküsünü anlatırken, aslında yönetim biçimlerinin
tuğlalar ve taşlarla değil, insanlarla kurulduğunu; insan uğruna olduğunu iddia
eden yönetimlerde insanların bunca aşağılanmasının göz yumulamaz olduğunu
anlatmıştır.
Soljenitsin, 1918’de
Don kıyılarındaki Rostov’da doğdu. Babası isçi, annesi öğretmendi. Babası çok
küçük yaşlarda öldüğünden eğitim ve öğrenimiyle annesi uğraştı. Rostov
Üniversitesi’nde fizik ve matematik okuyan yazar, 1941 yılında burayı bitirdi.
Doğu Almanya’da askerlik yaparken Stalin aleyhine konuştuğundan ötürü 1945
yılında mahkum edildi ve çalışma kamplarına gönderildi. 1953’te, Stalin ölünce
cezası sürgüne çevrildi.
Soljenitsin'in belki
de en ünlü yapıtı olarak nitelendirilen "İvan Denisoviç'in Bir Günü"
çekilen bu sıkıntıları dile getiriyordu. 1957'de bir yüksek mahkeme, davasını
yeniden ele aldı ve yazarın itibarını iade etti. Soljenitsin'in savaşı burada
bitmemişti. Kendi isteğine aykırı olarak iki yapıtı yurtdışına kaçırıldı:
"İlk Çember" ve "Kanser Koğuşu". İkisi de batıda büyük
olaylar yarattı. Eleştirmenler iki kitabını da o yılın en iyi on romanı
arasında sayıyorlardı. Romancı, kendi ülkesi, anayurdu dışındaki okuyucuların
ilgisini toplamıştı. Ama bu koşullar altında tanınması bir yazar için çok
üzücüydü. Sovyet Yazarlar Birliği, bu yüzden onu mahkum etti. O da, 16 Mayıs
1967'de Yazarlar Birliği'nin 4. Kongresi'ne gönderdiği mektup üzerine birlikten
ayrıldı.
Soljenitsin,
"İvan Denisoviç'in Bir Günü" adlı romanında, Rusya'da türlü
nedenlerden dolayı çalışma kamplarına alınmış, sürgün edilmiş insanların
aralarında çektiği acıları, yaşam koşullarının yetersizliği ve bu
yetersizliklerin içerisinde bile mutluluk payının ister bireysel, ister
toplumsal olarak nasıl belirlenip yaşandığının üzerinde duruyor. Doğa koşulları
çok çetindir; toplanma kamplarına giren her insan için ölümle mücadele çoktan
başlamıştır. Bu romanda mekan, kamp yönetiminin belirlediği yasalarla
yaşatılıyor. Kampta bulunan mahkumlar, hem birbirleriyle, hem de onları günün
belirsiz saatlerinde sayan gardiyanlarla mücadele vermektedirler. Yönetim,
kamplarda bulunanları takımlara ayırmıştır. Örneğin, 75. Takım, 104. Takım, vs.
104. takımın başkanı
Şukov'dur. Şukov, diğer arkadaşları gibi ezilse de güçlü olmayı başarabilmekte,
çünkü her şeye rağmen yaşamayı istemektedir. Yaşam, onun için buzlu duygular
içerisinde doğan ve batan güneşten ibaret olsa da, bazen mücadele etme ruhunu
ne kendisine, ne de takımdaki arkadaşlarına verebiliyordur. Bu yaşamın adını
koymak gerekirse, insanın yüreğine ve beynine girmiş, Azrail'in soğuk elidir.
Kamplarda yenilen yemeklerin yalnızca adı yemekler sözcüğünden ibarettir. Çünkü
gardiyan ve diğer personeller takımlarda çalışanlara ancak kapların altını
temizleyip yiyebilme fırsatını bırakmaktadırlar. Açlık kol gezmekte, hasta
olanların kampın çok uzağında bulunan revire gidebilmek için günlerce yol kat
etmeleri gerekmektedir. Ancak revire varıldıktan sonra -ki eğer yolda
donulmazsa- revir yönetiminin onları bahanelerle geri göndermesi söz konusudur.
Çünkü kurallar, mahkumlara nasıl davranılacağını revir yönetimi için de
belirlemiştir. Tam bir insanlık dramının yaşandığı bu romanda, Şukov'un en
yakın arkadaşı, daha on beş - on altı yaşlarında olan Çezar'dır. Çezar çok
uyanık bir özelliğe sahiptir. Öyle ki kampta büyük bir meziyet olan sigarayı
gün boyu saklayabilmeyi becerebilmektedir. Şukov, sigara gereksinimin,
genellikle Çezar'dan karşılamaktadır. Sigara çalışma kampında yaşamsal öneme
sahiptir; çünkü bir nefes sigara, gün boyu yaşanan moral bozukluğunun
hafifleticisidir.
Şimdi kitaptan bir
enstantane aktaralım: Şukov, tahta bir kalıbın köşesine oturarak sırtını duvara
dayar. O oturmak için eğilirken ceketi gerilir ve göğsünün sol yanında, tam
yüreğinin üstünde katı bir şeyin varlığını duyumsar: Öğlen yemeği için
getirdiği tayının yarısı oradadır. Şukov, çalışmaya gelirken her zaman aynı
büyüklükteki bir ekmeği getirir ve ona öğlene dek elini sürmez; ama tayının
yarısını her zaman sabah kahvaltısında yemiş olurdu. "Bu kez yememişti.
Bugün bu ekmeği artırarak aslında hiçbir şey kazanmadığını düşündü. Çünkü midesi,
bu artırdığı ekmeği hemen orada, sıcakta yemesi için guruldayarak yalvarıyor
sanki. Daha yemeğe beş saat var. Zaman da çok yavaş geçiyor."
"Zonklamalar ve
ağrılar, bugün pek güçsüz olan bacaklarına inmişlerdi şimdi de. Bıraksalar da
biraz yanaşabilse sobaya, ne olurdu sanki?"
"Şukov,
eldivenlerini çıkarıp dizlerinin üstüne koyuyor, yüzünü koruyan bezi, şeritleri
çözerek boynundan çıkarıyor. Soğuktan kaskatı olmuş bezi birkaç kez katlayarak
pantolonunun dizi üstündeki cebe sokuyor. Sonra ceketinin göğsündeki cepte
temiz bir beze sarılı olarak duran ekmeğine uzanıyor. Ekmeği bezle birlikte,
yere kırıntı dökülmesin diye göğsünün hizasında tutarak kemirmeye başlıyor.
Kaputunun ve ceketinin altında duran ekmek, gövdesinin sıcaklığıyla ısınmıştır.
Ayaz ona işleyememiştir."
"Kamplarda geçen
yılları süresince birçok kez yaptığı gibi köyündeyken neler yediğini bir kez
daha anımsıyor: Tencereler dolusu patates, koca koca kaplarla çorba, savaştan
önceleri de parça parça etler. Gırtlaklarına dolana dek süt içerlerdi. Kamplarda
böyle yemek yenmeyeceğini öğrenmişti. Şimdi yaptığı gibi, ekmeği ufak ufak
bölerek, kırıntılarını diliyle toplayarak, tüm aklını ekmeğe vererek yemeli.
İşte o zaman, nasıl tatlı geliyor insana o mis gibi kara ekmek, bilemezsiniz.
Sekiz yıllık kamp yaşamında ne kadar yiyecek yemişti ki? Aşağı yukarı hiç. Ama
ne kadar çalışmıştı, işte onu tanrı bilir.
O böyle köşesinde
oturmuş, kendisini kemirdiği ekmeğine vermişken, 104. Takımda, odanın yanında
oturup dinleniyorlar."
"Bir insanın
yaşayabilmesi için en ufak şeylerde umut aramasına benziyor, Şukov'un başından
geçenler. Ekmeğin kırıntılarıyla yaşamlarını ertesi güne devreden Şukov ve
arkadaşlarının ne kadar çaresiz bir grev, kendilerinin başlatmadığı bir grevde
oldukları apaçık ortadadır."
"Ve en sonunda yardım
ettiği bir adamın yaşadıklarını düşündükçe hayatı iyice trajikleşiyor. Adam
oturduğu sıraya ağır ağır yığılmıştı. Başı omuzlarına gömülmüş, güçsüz
parmakları ayrık vaziyette aşağı sarkmıştı. Açık paltosu, üstünden kaymıştı.
Yusyuvarlak ve şiş karnının, baldırlarının üstünde çok garip bir görünüşü
vardı: Adam, ölmüştü."
Kısacası, bu, yazarın
kendi yaşadığı uzun günlerden biriydi. Soljenitsin, bu yapıtında bir hükümlünün
şafaktan ışıklar sönene kadar süren bir gününü anlatmıştır. Ama bu, bir
ümitsizlik içinde değil, birleştirici ve güçlendirici bir dille
anlatılmaktadır.
Yazar, bu kahramanın
birçok malzemesini kendi yaşantısından almış, ama ona başka yerlerde ve başka
kişilerde bulunan ortak acıları da, yapıştırma etkisi yaratmadan, katmasını
bilmiştir. Kendisinin ve onların acılarının üstesinden gelebildiği durumlar,
romanın ana düşüncelerinden birinin çekirdeğini oluşturmaktadır: Karşı koymayı
bilmeyen insan, yenilgiye mahkumdur.