Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

 

 

 

KİTABIN ADI                                   :  YABAN

 

KİTABIN YAZARI (ÇEVİREN)      :  Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU


BASIM TARİHİ                                :  1999

 

KİTABIN YAYIM MAKSADI          : 1 nci Dünya Savaşı’ nın bitiminden Sakarya Savaşı’ nın kazanılışına  kadar olan süre içerisindeki belli bir Anadolu köyünde yaşanan olayları, aydın kesim ve  köylü kesim arasındaki  çatışmayı, okuyucuya aktarma maksadıyla yayımlanmıştır. Tarihe ışık   tutması açısından önemli bir değer taşımaktadır.

 

YABAN

 

                Yaban’ da zaman olarak 1 nci  Dünya Savaşı’ nın bitiminden Sakarya Zafer ri’nin kazanılışına  kadar   olan süre alınır. Savaşta bir  kolunu  kaybetmiş İhtiyat Zabiti Ahmet Celal’ in kişiliğinde tanırız  yenilgiyi. Mekan olaraksa, adı verilmemekle birlikte “Haymana Ovası’ nın ortasında”, Porsuk Çayı dolaylarında  bir   köydür.

 

            Bu saptama  Yaban’ a açıklayıcı  ipuçlarını  getirir. “Milli Mücadeleyi” konu alan romanda, köyün ve  köylünün durumu, Kurtuluş  Savaşı’ ndaki tavrı Ahmet Celal’ in gözüyle  verilir. Yine onun köylülerle ilişkisi halk, aydın kopukluğu  içinde belirir.

 

            Köylülere göre Ahmet Celal bir “Yaban” dır. O, konuşması, tavırları, giyimi, düşünceleri ve duyarlılığıyla onların dünyalarının   dışındadır. Kafasındaki, benliğindeki acılardan kurtulmak  için eski neferi Mehmet Ali’ nin köyüne  gelmiş, köylülerin arasına karışarak, kendini doğaya bırakarak yenilenmeyi unutmuştur. Ama  çok geçmeden yabanlığın bir  yazgı olduğunu fark eder. Onlar gibi  olmak, onlar gibi  giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar  gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... “Haydi  bunların hepsini yapayım. Fakat  onlar  gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar   gibi hissedebilirim?” Soru   budur  işte; “Dış cephem değişmiş  neye  yarar?” sorusunda  şu; “Ben asıl bu  toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan gelen  maddelerle, unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sınayi, adeta  kimyevi bir şey halini almışım;” gibi düşüncelere kapılan Ahmet Celal kendi iç dünyasında büyük bir  çelişki içerisindedir.

           

Geldiği köyde çirkin, kısır   bir doğa, pis bir çevre; illetli, sakat  insanlar, cehalet, kör   inançlar, içgüdülerin  yön verdiği bir  yaşama  biçimi...

Çizilen tablonun  renkleri bunlardır. Savaş  sanki  bu insanların dışında olup bitmektedir. “Askere çağrılma  korkusu dışında  ilgilenmezler  savaşla, hatta bir  konuşma esnasında kendisinin  neferi olan Mehmet  Ali’  nin söylediği “Allah   verede beyim bizi  tekrar   askere  almasalar” lafı Ahmet  Celal’ in köydeki  en  hüzünlü  günü  olmuştur. Milli  mücadeleye  karşı köylülerin tavrı, köylülerin hareket  ve davranışları, Ahmet  Celal’ inkilerle tam  karşıtdır. Köylüye; bozgundan sonra geri çekilen  düşman askerlerinin yaptıkları    zulüm bile onlara     göre şu an  yaşadıkları olaylar  açısından   bir   önem  taşımıyor. Bir     kolunu   onlar  için  veren  Ahmet Celal’ in bu tutum ve davranışlar   çok  zoruna  gitmektedir.

 

            Ahmet  Celal, İstanbul’un en  muhteşem konaklarından birinde    doğup pırıltılı hülya  iklimlerine  kanat   açıp uçtuktan sonra  kanatlarından  biri  kırılmış  olarak buraya   dönmüştür. Otuz  iki yaşında  bir emekli asker, bütün  geleceği geride  bırakmış  bir sakat delikanlı şimdi  buradadır.

 

            Ahmet Celal, İstanbul’ dan çıkarken bütün ıstırapların  kaynağının kafasında  olduğuna   karar vermiş ve onu  geride  bırakmak  istemişti. Geldiği köyde hiçbirşeyi  düşünmeyecek, metafiziğe tamamıyla veda  edecek ve  bir   köylü nasıl  yaşarsa öyle  yaşayacaktı. Lakin bir damla suda  zeytinyağı gibi üste  çıkmış, ne  onlara karışmayı ne de eski   davranışlarının etkisinden kurtulmayı başarabilmiş değildi.

 

            Köylülerle  yaşarken, olayları genelde   şahıs  bazında inceleyip, yaptığı genellemelere de yapı taşı olarak zemin hazırlamıştır. Köylülerde  gözlemlediği en önemli davranışın mülkiyet üzerine olduğunu ve  onların  sahip olduklarını koruma  ve  sahip olduklarına  yeni mal ve araziler katmak uğruna   giriştikleri kavga ve tartışmaları ilkel  kabilelerdeki “güçlü olan  yaşar” kavramına benzetmiştir.

 

            Bu karamsar   şartlar altında kendi  dış  görünüşünden de çirkin bir  biçimde bahsediyor ve kendini çirkin  bir  yaratık olarak  tanımlıyor ve bu kadar    çirkinliğin arasında  Emine’ nin ona  göstermiş olduğu ilgiyi  ve onun dış görünüşüne olan ilgisini de aktarıyor. Emine’ nin İsmail gibi  birisiyle  olamayacağını  ifade ederken ona olan kıskançlığını da dile  getiriyor.

 

            Birgün  köye üç subay gelir ve Ahmet Celal’ le bir süre savaş üzerine görüş alışverişinde  bulunduktan  sonra bunların  köyü terkedişleri hakkında  yazdıkları ruh halini çok iyi  yansıtır.

 

            Bu çeşit buluşmalar, bu çeşit tesadüfler kendi sınıfından insanların bu gelip gidişleri Ahmet  Celal’ deki  yalnızlık  duygusunu tazelemekten  başka  bir işe yaramıyor. Her  defasında kendini  biraz  daha garip hissediyor. “Niçin onlarla daha uzun, daha  derinden, daha  candan konuşmadım?” Onlara niçin bütün dertlerini söylemediği için  hayıflanıyordu.

 

            Bir kanserli,  urunu göstermekten nasıl korkarsa, derdini açmaktan   öyle korkuyordu. Belki de iyi ettim  diye   düşündü.

 

            “Hamlet  gibi  başladım, Hamlet  gibi bitireceğim. Bizim için bu, bir kariyer meselesidir. Birden bire yüzümün kara boyasını  silip, dayak  tiryakisi bir topal uşak, bir kambur aşık, bir korkak  ihtiyar   makyajı yapamam.”

 

            “Eğer, kendi emeklerimize, kendi ideallerimize göre yaşamak imkanını bulamadıksa bari kendi elimizle ölelim. Ne doğduğumuz yeri, ne sevdiğimiz kimseleri, ne yüzümüzü, ne kalbimizi kendimiz seçebildik; fakat ölümün her türlüsünü seçmek  bizim elimizdedir.”

            “Ben, işte giderayak bu gücümü, bu tek gücümü kullanacağım. Ölümlerin, bence en asili, en değerlisi, en tatlısı ile öleceğim ve arkamda hiç kimseyi bırakmayacağım; ne  bir dost,   ne bir sevgili... Hiçbir izim de  kalmayacak; hatta mezarım bile, çünkü bu  köylüler beni  gömmezler, bir derenin içinde köpeklere, kargalara yemlik bırakırlar ve kemiklerimi tezek ateşiyle yakarlar.”

 

            Savaş artık köyün üstünde  kol geziyordu. Sinsi  ve  hain bir koku   sarmıştı her yanı ve sonunda  herşey   patlak verdi. Artık korkular  mevzilere çekiliyordu, bomba sesleri arasında Ahmet   Celal, Emine’ nin sendelediğini  hissetti. Emine vurulmuştu. Sağ  böğründe  Ahmet Celal tuhaf bir darbe duydu. Fakat dişlerini sıkıp belli etmeden ve sendeleyen kızı  elinden kavrayıp ileriye götürdü.

 

“Emine kendi acısını  unutmuş, bir hemşire şefkatiyle karanlığın  içinden ellerini bana doğru uzattı. O anda bu köylü kızının dokunuşları bedenini kasıp        kavurmakta olan hummaya bir uhrevi  zevk  vermişti.”

 

            Bu rüyada, Türk köylüsü ile, Türk entellektüeli arasındaki arasındaki acıklı davadan hiçbir eser kalmadığını gördü. Köyde geçirdiği iki üç yıllık zaman  içerisinde ona bir cehennem azabı çektiren bütün tiksintileri, öfkeleri. gayızları, isyanları, umutsuzlukları sağ böğründen  akan kanla birlikte akıp gidiyordu. Sanki içinin ufuneti patlayıp  bu delikten  boşalıyor gibiydi... Öyle bir rahatlık hissediyordu ki... Emine’ ye “Bırak beni, Başımı biraz  dizine  koyayım” dedi. İsmail’ in karısı  biraz irkilir gibi mi oldu bilinmez. Cevabını beklemeden başını dizlerinin üzerine bıraktı.

 

            Uzaktan uzağa gelen katliam gürültüleri kulaklarındaki sıtma uğultularıyla karışıyordu. Uzun zamandan beri bu kadar  rahatlık ve sükun hissettiğini  bilmiyordu. Meğer bir cadı kazanı gibi kaynayan kafasının ihtiyacı böyle biricik bir dize  yaslanmakmış.

 

            Emine, yaranın üstüne gömleğinin parçasını katlayıp koydu. Daha  önce yırttığı  kenarıyla da gövdesine sarıp bağladı.Sonra  çıkarttığı ceketiyle sırtını örttü.

 

            “Biraz uyuyayım, şafağa doğru yola çıkarız. Tanyeri ağarmaya başlarken  beni mutlaka uyandır” dedi.

 

Emine dediği gibi  yaptı. Fakat Ahmet Celal  kalkacak halde değildi. Koynundan defterini ve kalemini çıkardı; ”Şafaktan sonraki ilk tanyerinde şu son sayfaları bin zahmetle ve yalnız sıtma ateşinin verdiği insan gücünden üstün bir kudrete dayanarak yazıyorum” şu “yazıyorum” kelimesine geldikten  sonra artık   en son  sözünü bitirmiş olduğunu hissetti.

 

Emine’ ye kalkmasını söyledi. Lakin Emine’nin kalkacak hali yoktu. Defteri Emine’ ye teslim edip tek başına yarı aç, yarı  çıplak ve böğründen kan sızarak bitmez tükenmez uzaklara doğru yürüdü.